Huvallahüllezi ‘nin Anlamı ve
Fazîleti
HAŞR (Huvallahüllezi) ‘nin Anlamı ve
Fazîleti
Sabah ve akşam namazlarından sonra “Huvallahüllezi”
diye bilinen Haşr suresinin son üç ayetini okumak çok faziletlidir.
Sabah 3 defa, Eûzü billahis-semî’il
alîmi mineşşeytânirracîm [ALLAH‘ın rahmetinden kovulmuş şeytandan, işiten ve
bilen ALLAH’a sığınırım.] diyerek Haşr suresinin son üç âyetini okuyana, 70 bin
melek, akşama kadar dua eder. O gün ölürse şehid olur. Akşam okursa yine aynı
şeylere kavuşur. [Tirmizi]
Anlamı : O, öyle Allah’tır ki, O’ndan
başka hiç bir ilah yoktur. O gizliyi de bilir, aşikarı da. O çok esirgeyen ve
çok bağışlayandır. O, öyle Allah’tır ki, O’ndan başka hiç bir ilah yoktur. O,
öyle melik (padişah) ki münezzehtir noksandan, salimdir, emin edendir. Gözcü ve
hafızdır, gâlib ve kadirdir, büyüklükte eşi olmayandır. Azamet sahibidir.
Müşriklerin şirk koştukları ortaklardan münezzehtir. O, yaratan, yoktan var
eden, varlıklara suret verendir. O’nun güzel isimleri, Esma-i Hüsna’sı vardır.
Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nu teşbih ederler. O, galibi mutlaktır,
hüküm sahibidir.
Sevgili Peygamberimiz bu ayet-i
celileler hakkında buyurmuşlardır ki:
“Her kim sabahladığında üç defa:
“Eûzü billâhis semiy ‘ıl aliymi mineş şeytânir raciym.” der de Sure-i Haşr’in
son üç ayetini okursa, yetmiş bin melek akşama kadar Cenab-ı Ecelli ve Alâ’dan
o kimsenin affını isterler. Akşam olmadan ölürse, şehit olarak ölür. Akşam
okursa fazilet ve ecri yine aynıdır.”
Diğer hadis-i şerifte şu fark vardır:
“Melekler onu akşama kadar muhafaza
ederler.Eğer o gün içinde ölürse, şehit olarak ölür. Akşam okursa yine aynı
mükafat verilir.”
Başka bir rivayette:
“Cenab-ı Ecelli ve Alâ o kimsenin
cennete girmesini vacip kılar.”
“Cenab-ı Ecelli Alâ, Sure-i Haşr’in
sonunu okuyan kimsenin geçmiş ve gelecek günahlarını affeder.”
Ebu Hüreyre (r.a.) anlatıyor:
“Sevgilim Resulü Ekrem’e İsm-i Azam’ı
sordum. Şöyle buyurdu.
“Sure-i Haşr’in sonuna devam et, onu
çokça oku.” Ben yine sordum. Bana aynı tavsiyeyi yaptı, yine sordum. Aynı
tavsiyeyi yaptı.”
Diğer hadis-i şerifte şöyle
buyuruluyor:
“Sure-i Haşr’in son ayetlerini okuyan
için cennet, cehennem, Arş-ı A’lâ, kürsî, hicaplar, semalar, yedi kat yerler,
zehirli hayvanlar, kuşlar, ağaçlar, güneş, ay, melekler ve diğer mahlukat
istiğfar eder; Cenab-ı Ecelli Ala’dan affolunması için niyaz ederler; o günün
gündüzünde veya gecesinde ölürse, şehit olarak ölür.”
Kim gündüz veya gece HAŞR süresinin
sonunu okur, sonra da o gün veya o gece ölürse Allah ona Cenneti vacib kılar.
(Beyhaki)
Detaylı Açıklaması
Haşr Suresi 22-24.
ayetler: “22. O, öyle Allah’tır ki O’ndan başka tanrı yoktur. Görülmeyeni ve
görüleni bilendir. O, esirgeyen bağışlayandır.” “23. O, öyle bir Allah’tır ki,
kendisinden başka hiçbir tanrı yoktur. O, mâlik ve sahiptir, münezzehtir, selâmet
verendir, emniyete kavuşturandır, gözetip koruyandır, üstündür, istediğini
zorla yaptıran, büyüklükte eşi olmayandır. Allah puta tapanların ortak
koştukları şeylerden münezzehtir.” “24. O, yaratan, var eden, varlıklara şekil
veren Allah’tır. En güzel isimler O’nundur. Göklerde ve yerde olanlar O’nun
şânını yüceltmektedirler. O, gâlib olan, her şeyi hikmeti uyarınca yapandır.”
AÇIKLAMASI: 22. هُوَ اللَّهُ الَّذِي O öyle bir Allah’tır ki, bütün kemal
sıfatlarını zâtında toplayan, varlığı gerekli ve uluhiyyet kendi hakkı olan en
yüce zâttır ki لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ O’ndan başka ilâh, yani tapılacak tanrı
yoktur. (Bütün ilâhî isimlerin toplayıcısı, zât ismi olan Allah adı hakkında,
Fâtiha Sûresi’nin başında besmelenin tefsirinde geçen açıklamaya bkz.) O Allah,
عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ gaybı da bilir şehadeti de. Gayb iki ayrı
anlamda kullanılır. Birincisi, mutlak gayb, diğeri izâfi gaybdır. Mutlak gayb:
Hiçbir mahlukun ne duyumlarının ne de bilgisinin ulaşamadığı gayba denir. İzâfî
gayb ise, bazı yaratıklar için bilinmesi mümkün olmayan gaybdır ki bu, onlara
göre gayb demektir. Burada ilk akla gelen ise mutlak gaybdır. Çünkü âyetteki ال
ahd için değil istiğrâk içindir. Övgü makamı bunu gerektirdiği gibi, diğer
âyetlerde ifade edilen عَالِمُ الْغَيْبِ ismi de, buna delildir. Şu halde söz
konusu gayb, ister vacib ister mümkün olsun, ister mevcut olmasın ve isterse
varlığı imkansız olsun Allah için müsavidir. Rağıb der ki: “Şuhûd ve şehadet
gerek göz ve gerek sezgi ile olsun, görmekle beraber bir mekânda bulunmak
mânâsını ifade eder.”[1] Bazen de yalnızca hazır bulunmaya denir. Ancak sırf
hazır olmaya şuhûd-i evlâ, müşâhede ile beraber hazır olmaya da, şehadet-i evlâ
denilmektedir. Buna göre âyetteki şehadetten maksad, yaratıkların göz veya
sezgi ile müşâhede edebileceği âlem demektir. Şüphe yok ki gaybı bilenin
şehadeti bileceği evleviyetle mümkündür. Bununla beraber لَا يُغَادِرُ صَغِيرَةً
وَلَا كَبِيرَةً إِلَّا أَحْصَاهَا “Bu kitab da ne oluyor, ne küçük, ne de büyük
hiçbir şey bırakmıyor, her şeyi sayıp döküyor!..” (Kehf, 18/49) kabilinden
saymanın tamamiyle açıklığa kavuşması için ikisi de zikredilmiştir. هُوَ الرَّحْمَنُ
الرَّحِيمُ O, hem Rahmân’dır hem Rahîm’dir. (Bu iki sıfatla ilgili Fâtiha’nın
başında besmelenin tefsirinde açıklama geçmişti. Oraya bkz.) Burada da şöyle
özetleyebiliriz: Bu iki sıfat, iki çeşit rahmete delâlet eder. Birisi, Rahmet-i
Rahmâniyye, diğeri de Rahmet-i Rahîmiyye’dir. Rahmet-i Rahmâniyye,hiç bir
amelin şart koşulmadığı ve geri bırakılmadan başlangıçta bahşedilen ilâhi
rahmettir ki, mümini de kâfiri de, çalışanı da, çalışmayanı da kapsamaktadır.
Mesela, başlangıçta var olma bu rahmetin eseridir. Nitekim rahimlerdeki
ceninler ve bütün hayvanat bu rahmet ile beslenir. Yine bu rahmet ile Allah
Teâlâ kâfirlere dahi dünyada rızık, akıl vesâire gibi nimetler verir. Rahmet-i
Rahîmiyye ise, elde edilmesi için çalışmanın şart koşulduğu ve Rahmet-i
Rahmâniyye’yi güzelce kullanarak çalışan kimselere verilen rahmettir ki, en
aşağısı, amelle kazanılmış bir haktan aşağı değildir. Sırf fazilet olan yüksek
derecesinin ise, sınırı ve sonu yoktur. İşte dinin, takvanın, çalışma ve
gayretin önemi bu sebebledir. Onun içindir ki رَحْمَانُ الدُّنْيَاوَرَحِيمُ الْاَخِرَةِ
yani”Rahmân, dünya ile Rahîm ise ahiretle ilgilidir.” denilmiştir. Buna göre
Rahîm sıfatı, imanlı ile imansızı, iyi ile kötüyü, korunanla korunmayanları
ayırd ederek iyileri sonuçta mükafat ile murada erdirmek mânâsını ifade ettiği
için, ona mukabil Rahmet-i Rahmâniyye’yi kötüye kullanmış kişilerin de
mahrumiyyet ve ceza göreceklerini ihtivâ eder ki bu anlam, sonraki âyette
sayılan vasıflarla izah edilmiş olacaktır. Dikkat edilmesi gereken bir husus da
şudur ki, Allah Teâlâ’nın büyüklüğünü ve kudretini beyan ile Allah korkusunun
gereğini ispât konumunda gelen bu âyetler, korkudan önce sevgi ve ümid
hislerini uyandıracak olan bu rahmet âyeti ile başlamıştır. Ancak ilim
rahmetten, vahdâniyyet (Allah’ın birliği) de ilimden önce zikredilmiştir. Çünkü
Rahmet-i Rahîmiyye’nin gizli ve aşikâr hiçbir mükafatı zayi etmeyecek tarzdaki
güzel cereyanı, ilim sıfatının mükemmelliğine dayalı olduğundan, sübûtî
sıfatlardan sayılan ilim sıfatının kemalini gösteren عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ
“gaybı ve görüneni bilir.” vasfı, fiilî sıfatlardan olan rahmet sıfatını
gösteren er-Rahmân, er-Rahîm vasıflarından önce zikredilmiştir. İlim sıfatının
bunları temin edecek şekilde kemali ise, her türlü hükmünde ortaklık ve
aykırılıktan uzak olarak zât, sıfat ve fiillerde tevhide dayalı olduğu için
selbi sıfatlardan olan vahdâniyyet sıfatı da ondan evvel getirilmiştir. Şunu da
belirtmek gerekir ki, selbi, sübûtı ve fiili sıfatların mercii olan zâtın
varlığı da “Allah” ismi ile hepsinden önce zikredilmiştir. Yukarıda da
zikredildiği gibi korku, mutlak ürküntüden ibaret olan bir korku olmayıp, sevgi
ve hürmet ile beraber olan saygılı bir korku olduğu için, evvela ilâhî
rahmetin, سَبَقَتْ رَحْمَتِى عَلَى غَضَبِى “Rahmetim gazabımı geçti.” kudsi
hadisi gereğince ilâhî gadabı geçtiğini gösteren bu âyette önce korkunun
birinci esası olan hürmet ve saygı hissi uyandırılmak üzere şevk ve ümidle
sevgi coşturulmuş, sonra da korkunun ikinci esası olan ve Rahmet-i
Rahîmiyye’nin mânâsı içinde bulunan sorumluluk ve korku hisleri de yine aynı
ümid ve şevk prensipleriyle beraberce telkin edilmek üzere buyurulmuştur ki:
23. هُوَ اللَّهُ الَّذِي لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ “O Allah’tır ki kendisinden
başka ilâh yoktur.” Her şeyden önce bu cümle, Hakk’ın zâtına ve tevhid emrine
son derece önem vermek ve itina göstermek maksadıyla tekrar edilmiştir. Evet
korkudan dağların bile çatlayarak boyun eğeceği O Allah, öyle bir Allah’tır ki,
hakikatte O’ndan başka ibadet edilecek bir varlık yoktur. الْمَلِكُ Mülkün
sahibi, bütün eşyanın mülk ve hükümdarlığı O’nun, bütün yaratıklar üzerinde
emir ve nehiy, idare ve tasarruf, işinden etme ve iş verme, aziz ve zelil
kılma, mükafat ve ceza ile açıkta ve gizlide hüküm, kuvvet ve kudret kendisinin
olan yegane saltanat sahibi O’dur. تَبَارَكَ الَّذِي بِيَدِهِ الْمُلْكُ “Mülk
elinde bulunan Yüce Allah, kutludur.” (Mülk, 67/1). Öyle melik ki, الْقُدُّوسُ
Kuddüs, gayet mukaddes her türlü kusurdan münezzeh (uzak), her vasfında
mükemmel, sınırlamaya ve tasvire sığmaz, hiçbir leke kabul etmez, tertemiz
demektir. Öyleki السَّلَامُ Selam, her selametin kaynağı, kendisi ayıbdan,
kusurdan, eksiklikten, yokluktan kısacası her tehlikeden sâlim olduğu gibi,
selamet umulan, selamet arayanları selamete erdirecek olan da O’dur. الْمُؤْمِنُ
Mümin, iman, emniyet ve güven verici, şüphe ve tereddütleri kaldıran,
isteyenlere iman, korku içinde olanlara emniyet veren ve verecek olan da O’dur.
الْمُهَيْمِنُ Müheymin görüp gözeten, her şeye şahid olan koruyan ve bekçilik
eden de O’dur. (Bu “Müheymin” kelimesi hakkında Mâide Sûresi’nde geçen وَأَنزَلْنَا
إِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ مُصَدِّقًا لِّمَا بَيْنَ يَدَيْهِ مِنَ الْكِتَابِ
وَمُهَيْمِنًا عَلَيْهِ (Mâide, 5/48) âyetinin tefsirine bkz.) الْعَزِيزُ Aziz
yani gayet izzetli, onurlu ve şanlıdır. Hiçbir şekilde mağlup edilmez, her
işinde gâlibdir. Yahut eşi benzeri yoktur ve gayet yüksektir. Yani . وَلَمْ يَكُن
لَّهُ كُفُوًا أَحَدٌ “Hiçbir şey O’nun dengi olmamıştır.” (İhlâs, 112/4)
âyetinde ifade edildiği gibidir. Yahut dilediğini yapan yani فَعَّالٌ لِّمَا يُرِيدُ
(Hûd, 11/107). Bununla beraber alçaklığı, ahlâksızlığı, küfür, zulüm, fesad,
isyan ve küfran gibi fenalıkları sevmez. الْجَبَّارُ Cebbâr, yukarıda da
geçtiği üzere cebr’den mübalağalı ism-i fâildir. Yani çok cebredici mânâsını
ifade eden الْجَبَّارُ Cebbâr vasfında başlıca iki mânâ vardır. Birincisi,
cebr, esasen kırığı yerine getirip sıkıca sarmak, eksiği ıslah edip tamamlamak
demektir. Nitekim “Cebr-i mafat etti.” denilir ki, zâyi olanı yerine getirdi,
telafi etti demektir. Bu mânâda Cebbâr ismi halkın eksikliklerini tamamlayan,
ihtiyaçlarını gideren, işlerini düzelten ve bu konuda gereken şeyi gereği gibi
yapmakta çok iktidarlı olan hakim mânâsını ifade eder. Müfessirlerin çoğu,
Allah Teâlâ’ya Cebbâr ismini vermenin bu anlamda olduğunu söylemişlerdir. Buna
göre Allah Teâlâ dertlere derman veren, kırılanları onaran, yoksulları zengin
eden, perişanlıkları yoluna koyup düzelten en yüce zâttır. İkincisi, cebr,
icbâr etmek, yani dilediğini zorla yaptırmak mânâsına da gelir. Bu mânâda
Cebbâr, zorlu demektir. Allah Teâlâ’ya isnadı, Kahhâr ismi gibi, halkı
iradesine mecbur eden, dilediğini ister istemez zorla yaptırmaya kadir olan,
hüküm ve nüfuzuna karşı çıkılma ihtimali bulunmayan güç ve büyüklük sahibi
demektir. Mamafih bundan, Cebriyye’nin dediği gibi kullara hiç irâde vermez,
her emrini cebirle yürütür, insanlarda ihtiyârî fiiller yoktur mânâsını da
anlamamak gerekir. Çünkü kanun yapma ile ilgili emirlerin kulların cüz’i
iradeleriyle şartlı kılınmış olduğu da إِن تَنصُرُوا اللَّهَ يَنصُرْكُمْ “Eğer
siz Allah’a (O’nun dinine) yardım ederseniz (Allah da) size yardım eder.”
(Muhammed, 47/7) gibi birçok nass ile tesbit edilmiştir. Ancak bundan şu mânâ
anlaşılmalıdır ki, Allah Teâlâ birçok fiilde insana irade vermiş ve hür
yaratmış olmakla beraber bütün isteklerini yerine getirmeye mecbur değildir.
Dilerse, dilediği anda iradelerini yok eder. Nitekim bir hadiste اِذَآاَرَادَ اللهُ
اِنْفَاذَ قَضَائِهِ وَقَدَرِهِ سَلَبَ ذَوِى الْعُقُولِ عُقُو لَهُمْ حَتَّى يُنْفِذَ
فِيهِمْ قَضَائَهُ وَقَدَرَهُ فَاِذَامَضَى اَمْرُهُ رَدَّ اِلَيْهِمْ عُقُو لَهُمْ
وَوَقَعَتِ النَّدَامَةُ “Allah Teâlâ kaza ve kaderini yerine getirmeyi istediği
vakit, akıl sahiplerinin akıllarını gideriverir ki, kaza ve kaderi onlarda
yerine gelsin. Emri yerine gelince de akıllarını onlara geri verir. Böylece de
pişmanlık başlar.”[2] buyurulmuştur. Dilerse onların akıl ve iradelerini yok
etmemekle beraber isteklerinin aksine kendi hüküm ve iradesini zorla
üzerlerinde icra eder. Nitekim Allah’tan korkmayan, emirlerine karşı gelmek
isteyen âsiler, azaba ve cezaya yanaşmak istemedikleri halde, vakti gelince
cezalarını çekmeye mecbur olurlar. Hâsılı Allah Teâlâ’nın mutlak iradesi altında
mağlub ve mecbur olmayacak hiçbir şey tasavvur olunamaz. Bu husus, وَلَهُ أَسْلَمَ
مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ طَوْعًا وَكَرْهًا وَإِلَيْهِ يُرْجَعُونَ “Oysa
göklerde ve yerde olanların hepsi, ister istemez, O’na teslim olmuştur ve O’na
döndürülüp götürüleceklerdir.” (Al-i İmrân, 3/83) âyetinde ifade edilmiştir.
Cebbâr isminde bu iki mânâdan başka iki farklı anlamın daha olduğu beyan
edilmiştir. İbnü’l-Enbarî der ki: “Allah’ın sıfatlarından olan Cebbâr,
kendisine erişilmez, el uzatılmaz اَلَّذِى لاَ يَنَلُ demektir. Nitekim el
yetişmeyen yüksek hurma ağacına da جَبَّارَة denilir. İbnü Abbas’dan yapılan
bir rivayette de “el Cebbâr, “Melik-i azîm” yani çok büyük, azametli padişah
mânâsına gelmektedir.”[3] Vahidi de der ki: “Bu zikredilen mânâlar, Allah Teâlâ’nın
Cebbâr sıfatı hakkındadır. Halkın sıfatı olarak kullanılan Cebbâr’ın, daha
başka anlamları da vardır. Bunlar şöyle sıralanabilir. 1. Musallat (zorlayıcı –
sataşan) demektir. وَمَا أَنتَ عَلَيْهِم بِجَبَّار “Sen onların üstünde bir
zorlayıcı değilsin…” (Kâf, 50/45) âyetindeki Cebbâr, bu anlamdadır. 2. İri
cisimli mânâsınadır إِنَّ فِيهَا قَوْمًا جَبَّارِينَ “Orada iri cisimli
(insanlardan oluşan) bir kavim vardır…” (Mâide, 5/22) âyetinde de, bu
anlamdadır. 3. Allah’a ibadet etmeyen, baş kaldıran mânâsına gelmektedir. Bu
anlam da, وَلَمْ يَجْعَلنِى جَبَّارًا “Beni başkaldıran bir zorba yapmadı.”
(Meryem, 19/23) âyetinde vardır. 4. Çok insan katleden yani “kattâl” anlamını
da ifade etmektedir. Nitekim وَإِذَا بَطَشْتُم بَطَشْتُمْ جَبَّارِينَ
“Yakaladığınız vakit, çok katleden zorbalar gibi yakalıyorsunuz.” (Şuarâ,
26/130) âyeti ile إِن تُرِيدُ إِلَّا أَن تَكُونَ جَبَّارًا فِي الْأَرْضِ “Sen
yeryüzünde katil bir zorba olmak istiyorsun.” (Kasas, 28/19) âyetinde de bu
mânâ söz konusudur.”[4] اَلْمُتَكَبِّرُ Mütekebbir. Çok büyük, her hususta
büyüklüğünü gösteren, büyüklük, ululuk, kibriyâ, ve azâmet kendisine mahsus,
kendisinin hakkı olan demektir. Kibirlenmek ve büyüklük taslamak yaratıkların
hak ettikleri bir sıfat değildir. Onun içindir ki mütekebbir sıfatının insan
için kullanımı, hoş karşılanmamıştır. Zira mütekebbir kibir gösteren,
büyüklenen demektir. Halbuki yaratıklarda esasen büyüklük, ululuk yoktur;
aksine aşağılık, horluk, yoksulluk ve ihtiyaç vardır. Hatta zaman olur ki bir
sinek, bir mikrop bir Nemrûd’un işini bitirmeye yeter. Böylesine acizlik ve
ihtiyaçtan kendilerini kurtaramayan ölümlülerin, büyüklük ve ululuk taslamaya
kalkışmaları, cahillikten ve yalancılıktan başka bir şey değildir. Onun için
yaratıklarda tekebbür. (büyüklenme) tefa’ul babının tekellüf binâsından olarak
hoş karşılanmayan bir noksanlıktır. Fakat Allah Teâlâ zât, sıfat ve fiillerinde
büyüklüğün, yüceliğin ve kudsiyyetin her nev’ini toplamıştır. O’nun bu yücelik
ve büyüklüğünü göstermesi, hem hiçbir ortaklık kabul etmeyen hakkı, hem de
kendisinin celâl ve cemâl sıfatlarını kullarına tanıtmak, onları bilgilendirmek
ve huşû ile saadete götürmek gibi, büyük bir lütuf ve yardım gösterdiği için
son derece güzel bir sıfattır. O’nun hakkında tekebbür, tefe’ul bâbının
tekellüf binâsından değil, bizâtihi kuvvet, kudret ve birliğini ifade eden daha
fazla mânâ içindir. Bundan dolayı Allah Teâlâ söz konusu sıfatlarla tavsif
edildikten sonra, O’nun mahluklardan hiçbirine benzemediğini ve müşriklerin
hayal etmek istedikleri şirk unsurlarından berî olduğunu bir daha açık bir
şekilde anlatmak için buyuruluyor ki, سُبْحَانَ اللَّهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ
Allah, onların koştukları şirkten münezzehtir. Yani yaratıklardan bazıları,
kibirlenerek, zorbalık yapmak isteyerek yahut öyle yapmak isteyenlere aşırı
sevgi bağlayarak Allah’ın zikredilen sıfatlarına şirk koşuyorlar. Halbuki
Allah, öyle şirklerden münezzehtir. O şirk koşulan şeyler, Allah’tan çok
uzaktır. O’nun yüceliği ve büyüklüğü onlarınkine benzemez. Çünkü onlar, kendi
nefislerinde mahluk ve esasen noksan varlıklardır. Tekebbürleri de,
noksanlıklarına bir yalancılık ilave etmekten başka bir şey değildir. Allah
Teâlâ ise, bütün büyüklüklerin, bütün kuvvetlerin ve üstünlüklerin sahibidir.
O’nun tekebbürü, büyüklük üstüne büyüklüktür. Bu yüzdendir ki, Allah Teâlâ,
büyüklüğüne hiçbir toz kondurmaz. Ezelî ve kendi zâtına mahsus olan üstünlük ve
kudsiyyetiyle onu her şirk unsurundan tenzih eder. O, öyle bir sübhân öyle
münezzeh ve mukaddes bir varlıktır. 24. Çünkü هُوَ اللَّهُ O, öyle Allah’tır
ki, الْخَالِقُ Hâlık’tır diğerleri ise mahluktur. Daha evvel de geçtiği gibi,
bizim yaratmak tabir ettiğimiz “halk” fiili, iki mânâ ifade eder. Birisi,
takdir etmek, yani bütün açıklığı ile eşyanın miktar ve derecelerini tayin
etmektir. Zira bir şeyi bütünüyle takdir etmek, onun eşyâ arasındaki miktar ve
derecesini tamamiyle bilmeye bağlıdır. Bu takdir mânâsı itibâriyledir ki halk,
ekseriya miktar ve sayısı bulunan şeylerde kullanılır. Diğeri ise, yok olan
şeye varlık vermek, hiçbir asıl ve örneği yokken icad etmektir. Bazan bir
şeyden başka bir şeyi ortaya çıkarmak mânâsı da verilebilir. Ancak bu mânâya
daha çok inşâ (icad) tabir edilir. Yaratıklara nisbet edilen en yüksek
sanatlar, Allah Teâlâ’nın takdir buyurduğu keşf ve icad mahiyyetinden ileri
geçemez. Çünkü mahluk, fiilerinin tafsilatını takdir edemez ve bir atom bile
yapamaz. Böyle bir yaratma sonsuz ilim ve kudrete bağlıdır. Mahluk ise bundan
ancak sınırlı kısmını elde edebilir. Herşeyi tam anlamıyla takdir ve icad
ederek yaratan Ancak Allah Teâlâ’dır. O, öyle bir yaratıcı ki Bâri’dir. Yani
öyle temiz yaratıcı ki yarattıklarını temiz ve sağlam bir nizam üzere seçip
düzenleyerek ve tamamlayarak birbirinden farklı özelliklerle yaratır. Hemze ile
“berâ” veya berâetten bâri isminin türetilişi hakkında yukarılarda açıklama
geçmişti. Râzi der ki: “Bâri ismi, sani (yaratan) ve mucid (icad eden) gibi
olmakla beraber cisimlerin yaratılması mânâsını ifade eder. Onun için halka
“berriyye” denilir de, renk ve tad gibi başka bir cevherle meydana gelen
hususlara denilmez.”[5] اَعُوذُ بِكَلِمَاتِ اللهِ التَّامَّاتِ مِنْ شَرِّ ِمَاخَلَقَ
وَذَرَاَ وَبَرَاَ “Allah’ın yarattığı şeylerin şerrinden O’nun kelimelerinin
hepsine sığınırım.”[6] gibi bazı dualarda zikredilen “halaka”, “zeree” ve
“beree” fiillerine nazaran “bâri” ismi yaratılışın tekâmül mertebelerindeki
icadları ifade eder. الْمُصَوِّرُ Musavvir’dir, yaratıkların suretlerini ve
hallerini takdir edip, dilediği şekilde icad ederek tasvir eden ancak O’dur.
Nitekim bu husus şu âyetlerde ifade edilmektedir. هُوَ الَّذِي يُصَوِّرُكُمْ فِي
الأَرْحَامِ كَيْفَ يَشَاء “Rahîmlerde sizi dilediği gibi şekillendiren O’dur.”
(Al-i İmrân, 3/6), خَلَقَكَ فَسَوَّاكَ فَعَدَلَكَ فِي أَيِّ صُورَةٍ مَّا شَاء رَكَّبَكَ
“O (Rab) ki seni yarattı, sana düzen verdi, ölçülü bir biçim verdi. Dilediği surette
seni terkib etti.” (İnfitâr, 82/7,8) Rağıb der ki: “Suret, varlığın kendisiyle
nakışlanıp diğerlerinden farkedildiği şeydir. Bu da iki kısımdır. Birincisi,
hissedilen surettir ki, onu hem sıradan hem seçkin insanlar, hatta hayvanlardan
birçoğu da idrak eder. Mesela görülen bir hayvanın sureti gibi. Biri de makul
olan surettir ki, bunu bütün insanlar değil ancak seçkinler anlar. Mesela,
insana mahsus olan akıl, düşünce ve eşyanın birbirlerine nazaran
hususiyetlerini ifade eden mânâlar gibi ki, وَلَقَدْ خَلَقْنَاكُمْ ثُمَّ صَوَّرْنَاكُمْ
“Sizi yarattık, sonra size biçim verdik…” (A’râf, 7/11) şeklindeki âyetlerde
iki surete de işaret edilmiştir.”[7] Allah Teâlâ’nın sıfat ve isimleri
bunlardan ibaret de değildir. Esmâ-i Hüsna (en güzel isimler) hep O’nundur.
Yani Allah Teâlâ’nın vasıflarını ifade eden isimleri, yalnız bu sayılanlar
değildir. En yüce mânâlara delalet eden en güzel isimler hep O’nundur. Nitekim وَلِلَّهِ
الْاَسْمَآءُ الْحُسْنَى فَادْعُوهُ بِهَا “En güzel isimler Allah’ındır. O halde
O’na onlarla dua edin..”(A’râf, 7/180) ve اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ لَهُ الْأَسْمَاء
الْحُسْنَى “Allah ki, O’ndan başka tanrı yoktur. En güzel isimler O’nundur.”
(Tâhâ, 20/8) gibi âyetler de bu mânâya işaret etmektedirler. En güzel isimler
anlamındaki “Esma-i Hüsna” tabiri, şeriat dilinde bilhassa Allah Teâlâ’nın
isimleri için kullanılır. Bu isimlerin bazıları, zât, bazıları da sıfat
ismidir. Allah ismi, bunların hepsini toplayan zât ismi, diğerleri sıfat
ismidir. Rahmân, sıfat ismi olmakla beraber, Allah’tan başkasına verilmeyen
özel bir isimdir. Sıfatlar, zâtiyye, fiiliyye ve maneviyye olarak üç kısma
ayrılır. Zâtî sıfatlar, Allah’ın zâtından ayrılmayan sıfatlardır ve iki
kısımdır. 1- Sıfat-ı Selbiyye 2- Sıfat-ı Sübutiyye’dir. Selbî sıfatlar: Vücud,
kıdem, bekâ, muhalefetün li’l-havâdis, yani yaratıklara benzememek gibi teşbihi
ortadan kaldırarak kudsiyyet ve nezâhet ifade eden sıfatlardır ki, kuddüs,
selam, ehad, vahid, evvel ve ahir gibi isimler de böyledir. Sübutî sıfatlar:
Hayat, ilim, semi basar, irâde, kudret, kelâm ve tekvin sıfatlarıdır. حَىٌّ،عَلِ،سَمِيعٌ،بَصِيرٌ،مُرِيدٌ،قَدِيرٌ،مُتَكَلِّمٌ،خَالِقٌ
İsimleri de zâti sıfatlar hasebiyledir. Fiili sıfatlar, zâti sıfatların eser ve
hükümleri ile ortaya çıkışını ifade eden tekvin sıfatının görüntüsünden ibarettir
ki, رَزَّاقٌ،وَهَّابٌ،غَفَّارٌ،سَتَّارٌ،خَلِقٌ،بَارِئٌ،مُصَوِّرٌ،مُبْدِعٌ،مُبْدِئٌ،مُعِيدٌ،مُحْىٍ،مُمِيتٌ
gibi isimler de böyledir. Her fiilin özelliğine göre, müstakil olarak ya da ona
benzer bir kayıtla zikretmek caiz değildir. Karşılıklı olarak ele almak, edeble
güzellik ve kemal yönünü gözetmek ve Allah’ın zikrettiği şekle uymak
gerekmektedir. Mesela, Beyhaki’nin de ifade ettiği gibi ضَآرٌّ Dârr ismini tek
olarak değil, Nafi’ ismiyle beraber söylemek lazımdır. يَدْعُو لَمَن ضَرُّهُ أَقْرَبُ
مِن نَّفْعِهِ لَبِئْسَ الْمَوْلَى وَلَبِئْسَ الْعَشِيرُ “Zararı, faydasından
daha yakın olana yalvarır, ne kötü bir yardımcı ve ne kötü bir arkadaştır.”
(Hac, 22/13) âyetinde de aynı durum söz konusudur. قَابِضٌ،بَاسِطٌ İsimleri de
böyledir. Nitekim Kur’ân’da يَقْبِضُ وَيَبْسُطُ،عَزِيزٌذُوانْتِقَامٍ،اَلْعَزِيزٌ
الْجَبَّارُ الْمُتَكَبِّرُ şeklinde beraber zikredilmiştir. Şüphe yok ki, Allah
Teâlâ, her şeyin yaratıcısıdır. Bütün hayvanatı da O yaratmıştır. Fakat sadece خَالِقُ
الْقِرَدَةِ وَالْخَنَازِيرِ “maymun ve domuzların yaratıcısı” demek caiz
değildir. Çünkü bu, edebe ters düşmektedir. Bundan dolayı Mu’tezile mensupları,
“Allah şerrin yaratıcısı değildir.” diyecek kadar ileri gitmişlerse de, bu da
doğru değildir. Fakat yalnız “hâliku’ş-şerr” “şerrin yaratıcısı” denmemeli,
zıddı ile beraber “hâlıku’l-hayr ve’ş-şerr”, “hayrın ve şerrin yaratıcısı”,
yahut “hayruhu ve şerruhu minallahi Teâlâ” “hayır ve şerr Allah’tandır”
şeklinde beraberce zikredilmeli ve manevî sıfatlara da riayet edilmelidir.
Manevî sıfatlara gelince, Allah Teâlâ’nın ahlâkını, sıfat ve isimlerinin ahkâm
ve kemâlini ifade eden azâmet ve kibriyâ, celâl ve cemâl, izzet, adalet,
hikmet, hilim, sabır, fadıl, şedidu’l- ikâb ve seriu’l-hisâb gibi vasıf ve
isimler bu kabildendir. Bunlara sıfat da denir. Kısacası, Allah Teâlâ’nın zâtı
bir, esmai hüsnâsı çoktur. Kur’ân’da zikredilenler, buradakilerden ibaret
değildir. Buharî, Müslim ve diğer hadis kaynaklarında Ebu Hureyre’den rivayet
edilen bir sahih hadiste, لِلَّهِ تِسْعَتً وَتِسْعِينَ اِسْمًامِأةً اِلاَّ وَاحِدًامَنْ
اَحْصَاهَادَخَلَ الْجَنَّةً “Allah Teâlâ’nın doksan dokuz ismi vardır. Kim
onları sayarsa cennete girer.”[8] diye haber verilmiş ve وَهُوَ وِتْرٌ يُحِبٌّ الْوِتْرٌ
“O, tektir, teki sever” buyurulmuştur. (…) Bu hadislerdeki dualardan anlaşılıyor
ki, Allah Teâlâ’nın kitabında zikretmediği ve hiçbir kimseye bildirmediği, gayb
ilminde yalnız kendisinin bildiği isimleri de vardır. Şu halde evvelki hadisde
“Allah Teâlâ’nın doksan dokuz, yani biri müstesna olmak üzere yüz ismi vardır,
Onları sayan cennete girer.” buyurulması, Allah’ın bilinen en güzel
isimlerinden doksan dokuzunu sayan, yani ezberleyip okuyan, yahut Allah ile
olan muamelesinde onların sınırlarını koruyup, güzelce riayet eden kimse
cennete girer demektir. Tam yüz sayılmayıp birinin istisnâ edilerek doksan
dokuz zikredilmesinin hikmeti de اِنَّهُ وِتْرٌ يُحِبُّ الْوِتْرَ “Allah
tektir, teki sever.” sözünde belirtilen tek sayıya riayetin müstehablığını
göstermek içindir. Namazlardan sonra tesbih dualarından otuz üç sübhanellah,
otuz üç elhamdülillah ve otuz üç defa da Allahu Ekber denilerek tamamının
doksan dokuz olması da, bu hikmete mebnidir. Şu da gözden uzak tutulmamalıdır
ki, aynı hadiste وِتْرٌيُحِبُّ الْوِتْرَ buyurulmakla Allah’ın isimlerinden
birinin de الْوِتْرُ olduğu bildirilerek yüz isim anlatılmış, ancak saymada
biri istisnâ edilerek doksan dokuzla sınırlandırılmıştır. Böylece isimlerin
doksan dokuzla kayıtlanmadığı da, aynı hadisle anlatılmış olmaktadır. Hasılı
doksan dokuz ismi belleyip saymanın Allah’ı bilme hususunda ve duanın kabul
edilmesinde büyük fazileti olduğu çeşitli rivayetlerle haber verilmiş olması
yanında, bu konuda müstakil eserler de kaleme alınmıştır. Şurası da muhakkak
ki, Allah Teâlâ’nın bildirdiği isimlerinden başka bildirmediği daha birçok ismi
de vardır. يُسَبِّحُ لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ O’nu göklerde ve
yerde ne varsa hepsi tesbih eder. Tenzih eder. Bu konuda bilgi için وَإِن مِّن شَيْءٍ
إِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدَهِ “O’nu tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur…” (İsrâ,
17/44) âyetinin tefsirine bakınız. الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ Ve O, Aziz ve
Hakîm’dir. Bütün yüceliklerin hepsini kendisinde toplamaktadır. Zira sonsuz
çokluk ve bölümleriyle beraber bütün kemalât isimleriyle ifade edilen zâtî
sıfatlara döner. Kemal-i izzet ve kemal-i hikmet gibi. Kemal-i izzet hiçbir
kusur kabul etmeyen tam bir kudreti, kemal-i hikmet de, kusursuz bir ilim ile
yaratılış nizamını ifade eder. Gerek göklerde ve gerek yerde varlığın hangi
zerresinden bakılsa, mahiyetini anlama imkanı olmayan bu iki sıfatın yansıması
görünür ki, bunlar ancak Allah’ın zatında birleşir. Allah Teâlâ hiçbir tesir
altında kalmayan kemal-i izzeti ile bütün sebeplerin üstünde örneksiz ve
çeşitli harikalar yaratmaya kadir, hiçbir ortak kabul etmeyen mutlak galibdir.
Bununla beraber hiçbir noksanlık kabul etmeyen üstün ilim ve hikmetiyle
icadlarını ard arda sıralayarak muntazam yollarla çeşitlendiren, çoğaltan ve bu
sayede kullarını da hikmetten hikmete rahmetiyle ulaştıran bir hakîmdir. Bu
nükteye işaret etmek için الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ isimleri سُبْحَانَ اللهِ عَمَّايُشْرِكُونَ
fâsılasından önceki الرَّحْمَنُ الرَّحِيمُ isimleriyle simetrik olarak sûrenin
sonunu, başına çevirmek üzere, başında ve sonunda tekrar edilmiştir.
Binaenaleyh Allah’ın izzetine dokunmaktan korkmalı, O’nu takdis, tesbih ve
tenzih ederek iman ve takva ile gelecek için çalışmalı ve rahmetiyle
müjdelediği kurtuluş ve murada ermelidir. Haşr Sûresi’nin sonunda yer alan bu
âyetlerin faziletlerine dair çeşitli rivayetler vardır. Bunlardan bazıları
şöyle zikredilebilir. Ahmed b. Hanbel, Dârimi, Tirmizî, Taberanî. İbnü Darîs ve
“Şu’ab”da Beyhakî, Ma’kil b. Yesâr (r.a)’dan şu hadisi rivayet etmişlerdir:
“Hz. Peygamber (s.a.v) buyurmuştur ki: “Her kim sabahleyin üç kere اَعُوذُ بِاللهِ
السَّمِيعِ الْعَلِيمِ مِنْ الشَّيْطَّانِ الرَّجِيمِ dedikten sonra Haşr
Sûresi’nin sonundan üç âyet okursa, Allah Teâlâ onun emrine yetmiş bin melek
verir. Onlar akşama kadar o kimse için selavât getirirler. Eğer o gün ölürse
şehid olarak vefat etmiş olur. Onları akşamleyin okuyan da aynı durumda sevab
alır.”[9] Deylemî de Hz. Peygamber (s.a.v)’e ulaşan bir senedle İbnü Abbas’dan
şöyle rivayet etmiştir: “Allah’ın en yüce isimleri Haşr Sûresi’nin sonundaki
altı âyettedir.”[10] Nisaburî Ebu Ali Abdurrahmân b. Muhammed “Fevâid” adlı
eserinde Muhammed b. Hanefiyye’den şöyle bir rivayeti nakletmiştir: “Bera
b.Azîb (r.a.), Ali b. Ebu Talib Kerremellahu Vecheh Hazretlerine demişti ki:
“Senden Allah aşkına rica ediyorum. Rahmân Teâlâ’nın gönderdiklerinden,
bilhassa Cebrail’in Resulullah’a getirdiklerinden ve Resulullah’ın özellikle
sana öğrettiklerinden en faziletlisini bana özel bir şekilde öğretmez misin?”
Hz. Ali de ona “Ya Bera! Allah’a İsm-i A’zam’ı (en yüce ismi) ile dua etmek
istersen, Hadid Sûresi’nin baş tarafından on âyeti ve Haşr Sûresi’nin sonunu
oku, sonra de ki: يَامَنْ هُوَ هَكَذَاوَلَيْسَ شَىْءٌ هَكَذَاغَيْرُهُ ‘”Ey o,
böyle olan ve O’ndan başka böyle bir şey olmayan zât! Senden bana şöyle şöyle
yapmanı dilerim.” Vallahi ya Bera, bununla benim aleyhime dua etsen yere
geçerim.’ dedi.” Deylemî, Hz. Ali ve İbnü Mes’ud’dan merfuan (Hz. Peygamber’e
ulaşan bir senedle) لَوْاَنْزَلْنَا ‘dan sûrenin sonuna kadar olan kısım, baş
ağrısının afsunudur.”[11] diye rivayet etmiştir. Hatib Bağdadî “Tarih”inde
naklederek demiştir ki: “Bize Hafız Ebu Ubeyd, Gulâm b. Şünbuz adıyla bilinen
mukri (Kur’ân öğreticisi) Ebu t-Tayyib Mahmud b. Ahmed b. Yusuf b. Ca’fer’den,
o da, İdris b. Abdi’l-l Kerim el-Haddad’dan naklen şöyle dedi: “Ben Halef’den
kırâet okudum. لَوْ اَنْزَلْنَاهَذَاالْقُرْاَنَ عَلَى âyetine geldiğimde bana,
“Elini başına koy.” dedi. Çünkü ben A’meş’ten kırâet okudum, bu âyet geldiğimde
bana, “Elini başına koy.” dedi, Çünkü ben Yahya b. Vessab’dan kırâet okudum, bu
âyete geldiğimde bana, “Elini başına koy.” dedi, çünkü ben Alkame ve Esved’den
kırâet okudum, bu âyete geldiğimde bana “Elini başına koy.” dediler, çünkü biz
Abdullah (r.a.)’dan kırâet okuduk, bu âyete geldiğimizde bize, “Elinizi
başınıza koyunuz.” dedi, çünkü ben Hz. Peygamber’den kırâet okudum, bu âyete
geldiğimde bana, “Elini başına koy.” dedi, çünkü Cibril bu âyeti bana
indirdiğinde “Elini başına koy. Çünkü bu, samdan başka her derde şifadır. Ancak
sam, ölümdür.” dedi. Daha bunlardan başka hadislerde de mevcuttur. Fakat Hanefi
Fıkıh kitablarından olan “Mebsut”ta nakledildiği üzere Abdullah b. Mes’ud (r.a.)
Hazretleri’nin, “Kur’ân’ın indirilişinin asıl amacı, onu yalnız okumak değil,
gereğince amel etmektir.” şeklindeki sözünü de unutmamak gerekir. Onun için her
derde şifa olan bu âyetlerden maksat, afsunculuk yapmak, yahut saba ve segâhtan
makam çatlatmak değil, elini başına koyarak düşünmek ve bilgi ile bezenip Allah
korkusu ile dolarak يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَلْتَنظُرْ
نَفْسٌ مَّا قَدَّمَتْ لِغَدٍ “Ey insanlar Allah’tan korkun ve kişi, yarın için
ne (yapıp) gönderdiğine baksın…” (Haşr, 59/18) âyeti gereğince yarın için
hazırlanmaktır. Çünkü yarın insan O, Azîz ve Hakîm’in huzurunda imtihana
çekilecektir. Nitekim bu hikmete mebni olarak Haşr Sûresi’ni, İmtihan Sûresi
takip etmelidir. Ey o en güzel isimlerin, o yüce varlığın erişilecek en son
kemal noktasının sahibi olan Aziz, Hakîm, Rauf ve Rahîm Allah’ım! Bizleri ve
geçmişlerimizi mağfiretinle murada erdir, gönüllerimizde mümin kardeşlerimize
karşı hiçbir kin ve hile bırakma, iman ve sevgimizi ziyade et, izzetinle aziz,
hikmetinle mamur ve rahmetinle gönlümüzü hoş eyle, sen öyle Rahmân, öyle Rahîm,
öyle Aziz ve öyle Hakîm’sin ya Rab!

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder