ÜSTÜNLÜK ANCAK TAKVÂ'DADIR
Eşrefi
mahlukat yani yaratılmışların en şereflisi olarak yaratılan insan oğlu an
geliyor melekleri imrendirecek seviyelere çıkarken an geliyor şeytandan yada
hayvandan daha aşağı bir hal alabiliyor.
Üstünlüğün
takvada olduğunu bildiren yüce rabbimiz EL-HUCURÂT -13. Ayette Ey insanlar! Biz
sizi bir erkekle bir kadından yarattık. Birbirinizi tanıyıp sâhib çıkmanız için
milletlere, sülâlelere ayırdık. Şunu unutmayın ki ALLÂH'ın nazarında en
değerli, en üstün olanınız, takvâda en ileri olandır. Muhakkak ki ALLÂH herşeyi
bilir, her şeyden hakkıyla haberdârdır.
Hal böyleyken kimsenin etnik kökeninden dolayı kendi Irkından olmayan
birine üstünlük taslayamayacağı gibi hiç kimsede bir başkasına fiziki durumundan
dolayı üstünlük taslayamaz. Hasılı kelam Cenabı Allah hiç kimseyi sen şu
ırktansın ondan dolayı gir cennetime demeyeceği gibi keza hiç kimseyede sen
boylu poslusun senin kaşın gözün endamın yerinde gir cennetime demeyecektir. Bu
itibarla kimse kimseyi bu anlamda küçük görme aşağılama ve rencide etme hakkına
sahip değildir.
Allah indinde beyaz ırkın siyaha üstünlüğü olmadığı gibi sağlıklı bir
insanında engelli bir insana üstünlüğü yoktur bu anlamda. Kıstas ne peki diye
soracak olursanız? Aşağıda da ifade ettiğimiz üzere takva elbisesi! Kim insan
olma anlamında, Allaha layık kul olma anlamında takvaca daha iyiyse üstün olan
odur.
Merhum Aşık Veyselin bu anlamda çok güzel bir şiiri vardır.
Merhum şiirinde aynen şöyle der.
Beni Hor Görme Kardeşim
Beni hor görme kardeşim
Sen altınsın ben tunç muyum
Aynı vardan var olmuşuz
Sen gümüşsün ben sac mıyım
Ne var ise sende bende
Aynı varlık her bedende
Yarın mezara girende
Sen toksun da ben aç mıyım
Kimi molla kimi derviş
Allah bize neler vermiş
Kimi arı çiçek dermiş
Sen balsın da ben cec miyim
Topraktandır cümle beden
Nefsini öldür ölmeden
Böyle emretmiş yaradan
Sen kalemsin ben uç muyum
Tabiata Veysel aşık
Topraktan olduk kardaşık
Aynı yolcuyuz yoldaşık
Sen yolcusun ben bac mıyım
İnsanları içinde bulundukları durumdan dolayı aşağılamamalı onları rencide
etmemeliyiz. Aksi halde Yüce rabbimizin şefkat tokadını çok fena yeriz ki
nereden geldiğimizi şaşarız. Bu anlamda çok hoşuma giden bir kıssayıda
paylaşmak isterim.
Vaktiyle bir derviş, nefisle mücadele makamının sonuna gelir.
Meşrebin usulünce bundan sonra her türlü süsten, gösterişten arınacak,
varlıktan vazgeçecektir.
Fakat iş yamalı bir hırka giymekten ibaret değildir. Her türlü görünür
süslerden arınması gereklidir.. .
Saç, sakal, bıyık, kaş, ne varsa hepsinden. Derviş, usule uygun hareket
eder, soluğu berberde alır.
- Vur usturayı berber efendi, der.
Berber dervişin saçlarını kazımaya baslar. Derviş aynada kendini takip
etmektedir. Başının sağ kısmı
tamamen kazınmıştır. Berber tam diğer tarafa usturayı vuracakken, yağız mı
yağız, bıçkın mı bıçkın bir kabadayı girer içeri.
- Kalk bakalım kabak, kalk da tıraşımızı olalım, diye kükrer.
Dervişlik bu... Sövene dilsiz, vurana elsiz gerek. Kaideyi bozmaz derviş.
Ses çıkarmaz, usulca kalkar yerinden. Berber mahcup, fakat korkmuştur. Ses
çıkaramaz.
Kabadayı koltuğa oturur, berber tıraşa başlar.
Fakat küstah kabadayı tıraş esnasında da sürekli aşağılar dervişi, alay
eder:
'Kabak aşağı, kabak yukarı.'
Nihayet tıraş biter, kabadayı dükkândan çıkar. Henüz birkaç metre gitmiştir
ki, gemden boşanmış bir at arabası yokuştan aşağı hızla üzerine gelir.
Kabadayı şaşkınlıkla yol ortasında kalakalır. Derken, iki atın ortasına
denge için yerleştirilmiş uzun sivri demir karnına dalıverir. Kabadayı oracığa
yığılır, kalır.
Ölmüştür. Görenler çığlığı basar.
Berber ise şaşkın, bir manzaraya, bir dervişe bakar, gayri ihtiyarî sorar:
- Biraz ağır olmadı mı derviş efendi?
Derviş mahzun, düşünceli cevap verir:
- Vallahi gücenmedim ona. Hakkımı da helal etmiştim. Gel gör ki kabağın bir
sahibi var. O gücenmiş olmalı!
Selam ve dua ile.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder